Ağız Şapırtısı
Bazı insanlar için birinin yemek yerken çıkardığı küçük bir ses, burnundan nefes alması ya da boğazını temizlemesi yalnızca rahatsız edici olabilir. Mizofonisi olan biri içinse aynı ses, çok daha yoğun bir deneyimin başlangıcıdır. Birkaç saniye içinde bedende gerilim oluşabilir, kalp hızlanabilir, öfke ve tiksinme ortaya çıkabilir. Bazen kişi o ortamdan uzaklaşmak, kulaklarını kapatmak ya da sesi çıkaran kişiye müdahale etmek ister.
Bu deneyimleri ifade eden bir kavram olarak son dönemde popüler hale gelen mizofoni, belirli seslere karşı ortaya çıkan yoğun ve istemsiz duygusal tepkilerle karakterizedir. En sık tetikleyiciler çiğneme, ağız şapırdatma, nefes alma, burun çekme, yutkunma ve tekrarlayıcı küçük seslerdir. Buradaki önemli nokta, sorunun sesin yüksekliğiyle açıklanamamasıdır. Mizofonide genellikle belirli seslere karşı seçici ve yoğun bir tepki vardır. Başkalarının neredeyse hiç fark etmediği bir ses, mizofonik kişi için dayanılmaz olabilir. Üstelik aynı ses, bir yabancı tarafından çıkarıldığında daha kolay tolere edilirken aile üyesi veya partner tarafından çıkarıldığında çok daha yoğun bir tepkiye yol açabilir.
Mizofoni henüz DSM veya ICD gibi temel sınıflandırma sistemlerinde resmi bir tanı olarak yer almamaktadır. Yine de bazı araştırmacılar bu deneyimi aşağıdaki kriterlerle bağımsız bir psikiyatrik tablo olarak ele almayı önermiştir (1).
Belirli bir insan sesinin varlığı veya beklentisi, irritasyon ya da tiksinmeyle başlayıp hızla öfkeye dönüşen istemsiz bir fiziksel tepki yaratır.
Bu öfke, yoğun bir kontrol kaybı hissine ve nadiren saldırgan patlamalara yol açabilir.
Kişi, öfke veya tiksintisinin aşırı ya da durumla orantısız olduğunun farkındadır.
Kişi tetikleyici durumlardan kaçınır ya da kaçınamadığında yoğun rahatsızlık, öfke veya tiksinti yaşar.
Öfke, tiksinti veya kaçınma belirgin sıkıntıya ya da günlük yaşamda işlev kaybına yol açar.
Bu tepkiler başka bir psikiyatrik bozuklukla daha iyi açıklanamaz.
Bu bağlamda mevcut açıklamalar mizofoninin nörobiyolojik temellerine, işitsel ve duygusal sistemler arasındaki bağlantılara, öğrenme ve koşullanma süreçlerine odaklanmaktadır (2). Ancak bu açıklamalar, belirli bir sesin kişinin iç dünyasında neden böylesine güçlü bir anlam kazandığı sorusunu bütünüyle yanıtlamaz. Sesin kişinin yaşamındaki ve ilişkilerindeki anlamını, öfke ve tiksinmenin neyi ifade ettiğini ve semptomun hangi psikolojik işlevi taşıyabileceğini araştırmak psikanalitik bir bakış açısının alanına girer.
Freud'un “Ego her şeyden önce bir beden-egodur” ifadesi bu açıdan önemli bir başlangıç noktası sunar. Kendimizi ayrı bir varlık olarak deneyimlememiz, bedenimizi nasıl hissettiğimizle yakından ilişkilidir. Dışarıdan gelen sesler de bu bedensel sınırın hemen kıyısına ulaşır. Bu nedenle bazı sesler yalnızca duyulmaz; bedenimize fazla yaklaşmış, alanımıza girmiş ya da düzenimizi bozmuş gibi hissedilebilir.
Mizofonik tepkinin özellikle yemek yeme, nefes alma ya da ağız sesleri gibi gündelik bedensel seslere yönelmesi bu açıdan anlamlıdır. Bu bağlamda sofra, yalnızca insanların yemek yediği bir yer değil, bedenin nasıl ve ne ölçüde ortaya konulacağını belirleyen bir düzenin de kurulduğu sosyal bir alandır. İnsan burada yalnızca yemek yemez; bedenini kontrol eder, seslerini sınırlar ve başkalarının bedenine ne kadar yaklaşacağını belirler. Bu nedenle ötekine ait bedensel sesler, rahatsız edici bir uyarandan öte düşüncesizliğin, kabalığın ya da sınır tanımazlığın taşıyıcısı olarak algılanabilir.
Nitekim sofra adabının gelişimi, bedensel dürtülerin giderek daha fazla denetim altına alınmasıyla ilişkilidir (3). Yemek yerken ağzı kapatmak, fazla ses çıkarmamak, bedensel işlevleri başkalarının önünde mümkün olduğunca görünmez kılmak, kişinin kendisinden ve başkalarından beklediği bir öz-denetim biçimini ifade eder. Böylece bedenler arasında görünmez bir mesafe oluşur. Kendi bedenselliğimizi kontrol altında tutarken, başkasının da aynı şeyi yapmasını bekleriz.
Karşıdaki kişinin ağzından çıkan ses, bir anda onun bedeninin daha ilkel, daha kontrolsüz ve daha “hayvani” tarafını görünür hale getirir. Burada öfkenin içinde örtük bir soru belirir: “Öteki, bedenini neden böyle ortaya koyuyor?”Duyulan sesin ötesinde ötekinin, ruhsal açıdan güvenli mesafeyi korumadan kendi bedenselliğini diğer bir kişinin alanına davetsizce taşıdığı hissedilir. Böylece ses, bilinçdışı bir düzeyde taşınan ilişkisel bir şiddet aracına dönüşür; kişi ötekinin varlığı tarafından ele geçirildiğini hissederken bu işgale karşı mesafeyi koruyacak ruhsal kapasiteden yoksun kalır. Kendi varoluşunun ‘sofra adabını’ dayatabilecek bir etkiye sahip olamamasından kaynaklanan yok sayılma hissi öfkeyi daha da pekiştir.
Bütün bu deneyim bir ‘zihinsel bulaşma’ olarak da tanımlanabilir (4). Yani kişi fiziksel bir temas olmadan da bir ses aracılığıyla kirlenmiş olduğunu deneyimler. Bu noktada devreye giren tiksinti benliğin kirli veya saldırgan bulduğu bir şeyi dışarı atma çabası olarak görülebilir. Bulaşma, tiksinme, kontrol ve katı kurallar etrafında örgütlenen bu ruhsal düzen, mizofoninin bazı araştırmacılar tarafından obsesif-kompulsif spektrum içerisinde değerlendirilmesini daha anlamlı hale getirir (1).
Norena’nın mizofoni ile anoreksiya arasında kurduğu benzerlik de bu açıdan ilginçtir (3). Her iki tabloda da birey, "aşağılık" veya "kirli" bulduğu bedensel dürtüleri reddederek, aşırı bir öz-kontrol çabasına girer. Anoreksik birey için yağlı bir yemek neyse, mizofonik birey için ağız şapırtısı odur; her ikisi de kontrol edilemeyen, "bayağı" bir dünyanın benliği ele geçirmesinden duyulan rahatsızlığı temsil eder. Anorekside kişinin kendi bedeni ve yeme dürtüsü üzerinde kurduğu kontrol ön plana çıkarken, mizofonide bu kontrol bazen başkasının bedenselliğine yönelir: “Benim bedenim bunu yapmamalı” yerine “Senin bedenin bunu böyle yapmamalı.”
Öte yandan yeterince irdelenirse bedenin dış dünyayla temas ettiği yerin, bazı durumlarda geçmişin bugüne sızdığı yer olduğu fark edilebilir. Sharp'ın aktardığı bir vaka (5) bunun dikkat çekici bir örneğini sunar: Bir adam eşinin bebeğe ninni söylerken çıkardığı ‘akordu bozuk’ seslerden duyduğu yoğun rahatsızlığın izlerini, çocukken annesinin sigaraya bağlı öksürüklerinde ve babasının acı çekerken çıkardığı inlemelerde keşfeder. Çocuklukta bu sesler onun için korunma ve yatıştırılma ihtiyacının karşılanmadığı, tersine korku, yalnızlık ve çaresizlikle örülmüş ilişkisel deneyimlere bağlanmıştır. Bu açıdan mizofonik tetikleyiciler, bu geçmişteki yutulma, yok sayılma ve zarar görme korkusunun bedensel ve işitsel bir alarmı işlevini görmektedir.
Son dönemde mizofonik deneyimleri doğrudan ele alan bir araştırma da bu yazıda üzerinde durulan bütün bu noktalarla örtüşen sonuçlar ortaya koymuştur (6). Çalışmada katılımcıların tariflediği mizofonik deneyimlerin dört temel temayı yansıttığı görülmektedir: İşgal, sınır ihlali, saldırı ve özerkliğin kaybı. Bu temalar, mizofoniyi en temelde yakınlık ile geri çekilme, bağ kurma ile kendini koruma arasındaki gerilim içinde şekillenen derin bir yaşantı olarak düşünmeye davet etmektedir.
1. Schröder, A., Vulink, N., & Denys, D. (2013). Misophonia: diagnostic criteria for a new psychiatric disorder. PloS one, 8(1), e54706.
2. Palumbo, D. B., Alsalman, O., De Ridder, D., Song, J. J., & Vanneste, S. (2018). Misophonia and potential underlying mechanisms: a perspective. Frontiers in Psychology, 9, 953.
3. Norena A. (2024). Did Kant suffer from misophonia?. Frontiers in Psychology, 15, 1242516.
4. Barahmand, U., Stalias-Mantzikos, M. E., Rotlevi, E., & Xiang, Y. (2023). Disgust and emotion dysregulation in misophonia: A case for mental contamination? International Journal of Mental Health and Addiction, 21(3), 1550–1569.
5. Sharp, D. (2024). For Whom the Bell Tolls: Misophonia as a complex experience of hope and dread in self-with-other regulation. Psychoanalysis, Self and Context, 19(3), 354–369.
6. Ozuer, Y., Cima, R., Kestens, E., & Van Diest, I. (2025). Understanding the misophonic experience: a mixed method study. Frontiers in Psychology, 16, 1493676. https://doi.org/10.3389/fpsyg.2025.1493676



Yorumlar