Yasak ve İmkansız
‘Bütün dünya bir sahnedir...
Ve bütün erkekler ve kadınlar
sadece birer oyuncu...
Girerler ve çıkarlar.’
Mc Dougal, Shakespeare’in bu metaforunu iç dünyamızın sahnelerine taşıyarak psikanalizin temel varsayımını şöyle özetliyor: ‘Sahnede günlük olayları yeniden canlandırırken tam bir performans sergileriz, ancak sıklıkla gerçek karakterlerin kim ve hikayenin ne hakkında olduğundan habersizizdir.’
Psikanaliz, yetişkin dünyasının kurallarıyla baş etmeye çalışan çocuksu bir benlik tarafından kaleme alınmış bu senaryoları çözümlememize yardımcı olur. Bu yolla doğumdan yetişkinliğe uzanan öyküdeki duraklar, engeller ve karmaşık yollar üzerine zengin bir kavrayışa ulaşabiliriz. McDougal (1), acının ve gelişimin kaynağını dayandırdığı iki kavram ile bu kavrayışın özünü en güzel şekilde ortaya koyar: Yasak ve İmkansız. Erken dönemden itibaren bu iki durumla nasıl ilişkilendiğimiz kişiliğimizin repertuarını büyük ölçüde belirler.
Yasak, psikanalitik teorinin kalbindeki nevrotik sendromların ana malzemesidir. Doğası gereği aslında gerçekleştirilmesi teorik olarak mümkün olan eylemleri kapsar. Ancak ahlaki, toplumsal ve ailevi otoritelerce engellenmiş eylemlerdir. Yasağın en ayırt edici özelliği, onun dil ile olan bağıdır; bu tiyatro, çocuğa söylenenlerden, yani ebeveynlerin ve toplumun dikte ettiği yoğun sözel metinlerden beslenir. Nevrotik tiyatro tam da bu sözel yasakların etrafında örülen ödipal temalarla doludur. Birey, yetişkinliğin getirdiği arzuların peşinden gitme hakkını özgürce kullanmak yerine, çocukluktan kalma suçluluk ve kaygı dolu metinlere sadık kalarak kendi içine çekilir. Burada semptomlar, yasak arzuları hem maskeleyen hem de onlara dolaylı yollardan doyum sağlayan uzlaşmalar olarak sahneye çıkar.
Buna karşın İmkansız kavramı, yasalardan bütünüyle farklı bir düzlemde, insanın kaçınılmaz biyolojik ve narsisistik sınırlarıyla ilgilidir. Anneyle o ilk kaynaşma halindeki bir olma illüzyonu, başkalarının düşüncelerini mutlak şekilde kontrol etme gücü ve ölümsüzlük gibi arzular imkansızın alanına girer. İmkansızın diliyle bağ kurmak Yasak’tan çok daha zordur çünkü bu arzular kelimelerle ifade edilebilen metinlerden ziyade, kelime öncesi döneme ait olan ve söze dökülemeyen narsisistik yaralarla doğrudan bağlantılıdır. Bu arzuların ikame doyumlarla dönüştürülememesi, bütünlüğü tehdit eden derin kırılmalara yol açar. Eğer narsisistik savunmalar bütünüyle çökerse, dekor paramparça olur ve sahne arkasındaki o korkutucu düzensizliğe tanıklık ederiz. Bu noktada psikotik sahneler devreye girer; buradaki oyun artık sadece bir arzu çatışması değil, bireyin en temel hakkı olan var olma savaşıdır.
Burada Killingmo’nun çatışma ve eksiklik arasında yaptığı ayrım (2), McDougall’ın Yasak ve İmkânsız arasında çizdiği sınırı başka bir açıdan düşünmemize yardımcı olur:
Çatışma, büyük ölçüde Yasak’ın alanına karşılık gelir. Burada ortada bir arzu, bir niyet ve bu arzunun önüne dikilen başka bir güç vardır. Çocuk ister, fakat istememesi gerektiğini de bilir. Arzu gerçekleşebilir olduğu halde yasaklanmıştır. Dolayısıyla mesele, arzu ile onu engelleyen güç arasındaki gerilimin nasıl yönetileceğidir. Killingmo’nun ifadesiyle çatışmaya dayalı patolojide temel mesele “gizlenmiş anlam”dır. Kişi ne istediğini, neden istediğini ve bu isteğin neden korkutucu olduğunu bilmekten kendisini korur.
Eksiklik ise bizi McDougall’ın İmkânsız dediği alana yaklaştırır. Burada sorun, yapılması yasaklanmış bir şeyden çok, gelişimin belirli bir döneminde yeterince oluşmamış bir şeydir. Çocuğun kendisini ayrı ve sürekliliği olan bir özne olarak deneyimlemesini, neden-sonuç ilişkileri kurmasını ya da kendi duygularını anlamlandırmasını mümkün kılan yapıların yeterince beslenmemesi söz konusudur.
Killingmo bu ayrımı açıklamak için birincil niyetlilik (primary intentionality) kavramını kullanır. Bununla kişinin kendisini kendi duygularının, ihtiyaçlarının ve eylemlerinin bir öznesi/başlatıcısı olarak deneyimleyebilmesini kasteder.
Örneğin çocuk:
“Kötü bir şey oldu. Ben de bunda bir rol oynadım ama her şey benim suçum değildi.” diyebilecek bir psikolojik konuma geldiyse, artık kendisini olayların içinde bir fail olarak temsil edebiliyor demektir.
Bu yapı mevcutsa çatışma ortaya çıkabilir:
“Bunu istiyorum ama istememeliyim.”
Fakat gelişimsel olarak daha erken bir düzeyde bir yaralanma meydana gelmişse, mesele “Ben bunu neden istiyorum?” sorusundan daha eskiye dayanır.
Kişinin temel deneyimi daha çok “Ben kimim?”“Burada gerçekten var mıyım?”“Bana ne oluyor?”“Diğer kişi burada mı?” gibi sorular üzerine kurulur.
Bu nedenle eksiklik patolojisinde temel tehdit yasak bir arzunun yarattığı kaygıdan ziyade parçalanma ve benlik duygusunun kaybıdır. Bu nedenle iki sahne birbirinden farklı işler. Çatışmanın sahnesinde oyuncu, ne yaptığını bir ölçüde bilir ama oyunun gerçek anlamını kendisinden saklar. Eksikliğin sahnesinde ise oyuncunun elinde henüz bütün bir senaryo yoktur. Yaşanan şeyin neden olduğunu, kendisinin bu olay içindeki konumunu ve karşısındaki kişinin kim olduğunu anlamlandırmasını sağlayacak ruhsal yapı yeterince oluşmamıştır.
Burada çatışma “gizli anlamı bulma”, eksiklik ise “anlamın kendisini oluşturma” meselesidir. Bu yüzden eksiklik alanında psikoterapötik çalışma, yalnızca sahnenin arkasına bakmak değil, sahnenin kendisini kurmaya da yardım etmektir. Başka bir deyişle “anlamı ortaya çıkarmak” ile “anlamı oluşturmak” arasındaki fark iyileşmeye giden yolda belirleyici olur. Çatışmada yorumlayıcı müdahale öne çıkarken, eksiklikte deneyimin geçerliliğini tanıyan, kişinin varoluşunu ve ilişkisel deneyimini doğrulayan müdahaleler önem kazanır.
McDougall, J. (1985). Theaters of the mind: Illusion and truth on the psychoanalytic stage. Brunner/Mazel.
Killingmo, B. (1989). Conflict and deficit: Implications for technique. The International Journal of Psychoanalysis, 70(1), 65–79.



Yorumlar