top of page

Pavlov'un Diğer Köpekleri

  • Yazarın fotoğrafı: Ahmet İmamoğlu
    Ahmet İmamoğlu
  • 2 gün önce
  • 3 dakikada okunur

 

Psikoloji tarihine damga vurmuş deneyler arasında, Pavlov'un meşhur köpeği muhtemelen listenin en üst sıralarında yer alır. Zil sesiyle salya salgılayan köpek, yalnızca klasik koşullanmanın değil, aynı zamanda öğrenmenin çevresel uyaranlarla nasıl şekillendiğinin de en bilinen simgelerinden biri haline gelmiştir. Aradan geçen yüz yılı aşkın süreye rağmen Pavlov'un adı hala ders kitaplarında, popüler bilim yazılarında ve gündelik dilde "koşullanma" kavramıyla birlikte anılır. Hatta çoğu insan için Pavlov'un bilimsel mirası, büyük ölçüde bu deneyden ibarettir.

 

Oysa Pavlov'un laboratuvarında yürütülen çalışmalar çok daha geniş bir araştırma programının parçası olmuştur. Bu program içerisinde onun öğrencileri tarafından yürütülen diğer hayvan araştırmaları, bugün klasik koşullanma kadar bilinmese de psikopatoloji tarihi açısından önemli bir yere sahiptir.  

 

Örneğin 1914 yılında Pavlov'un laboratuvarında çalışan Nadezhda Shenger-Krestovnikova tarafından yürütülen deneyde, araştırmanın amacını aşan bulgular elde edilmiştir. Deney başlangıçta basit bir görevi temel alır: Bir köpeğin daire ile elipsi birbirinden ayırt etmeyi öğrenmesi. Bunun için köpeğe  daireyi yiyecekle, elipsi ise yiyeceğin yokluğuyla ilişkilendirmesi öğretilmek istenir. Köpek kısa sürede bu farkı kavrar; daireyi gördüğünde heyecanla uyarılır, elips karşısında ise yiyecek gelmeyeceğini bilerek kendisini frenler (1).

 

Ancak Shenger-Krestovnikova, görsel ayırt etme eşiğini ölçmek için elipsin eksen oranlarını her aşamada biraz daha daireye yaklaştırarak ayrımı giderek zorlaştırır. Elipsin yarıçapları arasındaki oran 9:8 noktasına ulaştığında, yani gösterilen şekil artık çıplak gözle daireden neredeyse ayırt edilemez hale geldiğinde, trajik bir zihinsel kırılma yaşanır. Köpek sadece bu ince ayrımı yapamamakla kalmaz; üç hafta süren bu bilişsel gerilimin sonunda daha önce kolaylıkla başardığı kaba ayrımları dahi yapma yetisini kaybeder. Daha önce sakin ve uyumlu olan köpek; sızlanmaya, havlamaya, derisindeki aparatlarını dişleriyle parçalamaya başlayarak saldırganlaşır.

 

Pavlov'un laboratuvarındaki diğer hayvan deneyleri de benzer sonuçlar üretmiştir. Kimilerinde hayvanlar için cezadan kaçmak mümkün olmamış, kimilerinde ise ne ödülün ne de cezanın ne zaman geleceğini kestirebilmiştir. Örneğin Erofeeva'nın deneylerinde organizmanın önemli olayları öngörememesine yol açan koşullar oluşturulduğunda, Petrova'nın çalışmalarında ise olayların zamanlaması giderek belirsizleştirildiğinde, öğrenilmiş davranışların bozulduğu ve belirgin stres tepkilerinin ortaya çıktığı görülmüştür (bu deneyler hayvan araştırmaları açısından ciddi etik sorunlar barındırdığı için ayrıntılarına girmeyeceğim).

 

Deneyler sırasında köpeklerin bu tepkileri zihinsel bir karmaşasının ötesinde, organizmanın hayatını sürdürdüğü çevre üzerindeki tahmin etme yetisini kaybetmesini ifade eder. Burada kritik olan, sadece bir belirsizlik hali değil, daha önce sahip olunan bir öngörü kapasitesinin kaybıdır. Köpek, neyin geleceğini bildiği güvenli bir haritadan, hiçbir uyarana güvenemediği kaotik bir boşluğa sürüklenmiştir.

 

Bugün geriye dönüp baktığımızda bu tepkilerin stres ve travma gibi alanlarda insan zihninin çalışma prensiplerine ışık tuttuğunu anlayabiliriz. Nitekim öngörülebilirlik ve kontrol zihnimizin tehdit altında hissetmeden işleyişinin temel koşulu olan ‘güvenli dünyanın’ en önemli iki sütunudur. Günlük hayatın belirsizlikleri karşısında bu dayanaklar zedelenebilir, travmatik deneyimlerde ise yeniden inşa edilmeyi gerektirecek kadar zarar görebilir.

 

Öte yandan Pavlov, deneylerde ortaya çıkan bu tabloyu, biraz da dönemin ruhundan ve Freud okumalarından etkilenerek ‘deneysel nevroz’ şeklinde tanımlamıştır (2). Onun fizyolojik modeline göre nevroz, korteksteki uyarıcı ve engelleyici süreçlerin arasındaki dengenin bozulup yıkıcı bir çatışmaya girmesidir. Eğer uyarıcı süreç baskın gelirse davranış kontrol edilemez bir taşkınlığa dönüşür; eğer engelleyici süreç hakim olursa organizma dış dünyaya yanıt veremeyecek kadar donup kalır. Deney sırasında köpeklere olan da budur:  Köpek, daireye benzeyen o belirsiz şekilde yiyecek beklentisiyle kamçılanan uyarılma ile yiyecek verilmeyeceğini söyleyen engelleme süreci arasında zorlayıcı bir çatışma yaşar. Bu çatışma, organizmanın sistemi için öyle ağır bir yük olur ki sonuç kaçınılmaz bir sinirsel çöküş, yani nevrozdur.

 

Pavlov’un bu ‘çatışma’ fikri bir anlamda psikanalizdeki nevrozun fizyolojik mekanizmalarını anlamak ve onu laboratuvar ortamında yaratmakla ilişkilidir. Nitekim Freud ve Breuer’in ünlü "Anna O." vakasında ölmekte olan babasına bakarken hissettiği derin kederi gizleyip mutlu görünmeye çalışan genç bir kızın yaşadığı içsel çatışma, Pavlov için salt psikolojik bir süreç değil, beyindeki uyarılma ve engelleme süreçlerinin şiddetli bir savaşı olarak görülmüştür. Pavlov, Anna O.’nun trajedisini, beynin bu iki temel gücü arasındaki yıkıcı bir karşılaşma olarak tanımlar. Freud’un "bastırma" dediği süreci Pavlov biyolojik bir "engelleme" mekanizması olarak görür ve bu durumun beyindeki sinirsel dengeleri nasıl alt-üst ettiğini laboratuvarındaki köpeklerin sarsıntılarıyla özdeşleştirir.

 

 

 

1. Windholz, G. (1989). Three researchers in Pavlov's laboratories. NWSA Journal1(3), 491-496.

2. Windholz, G. (1990). Pavlov, psychoanalysis, and neuroses. The Pavlovian Journal of Biological Science25(2), 48-53.

 

 
 
 

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.
bottom of page